o küçük ama çok küçük köyün adı bile yokluğunu anlatıyordu - Dağbaşı Köyü
Bir dağın eteğindeki bir gözenin yanı başında,
rakıyı tek bir çay bardağından sırayla içmenin tadını bilenlere
Dağbaşı’nda köyün yerlisi değilseniz, yani ertesi günün yaşamını sürdürmek için sabah gün doğmadan kalkıp hemen işe koyulmanız gerekmiyorsa, akşam gün batımından hemen sonra yatmanız da gerekmez. Mesela devlet memuruysanız işinize göre uyur ve uyanırsınız, uzun gecelerde ise özellikle Cuma ve Cumartesi gecelerinde de birbirinizi eğlersiniz.
İşte öyle gecelerden birinde, ormancı ve ailesi bizi gece evlerine yemeğe davet ettiler, okul müdürü İsmail ve eşi Bahar, iki küçük çocukları ve biz onların arabasıyla vadiden yukarıya doğru giden yolu döne döne tırmanarak ormancıların evine vardık.
Sohbet, muhabbet sonrasında oturma odasının ortasına evdeki iki masadan birleştirilerek uzatılmış masamızın üzerinde karnımızı doyurup soframızı kaldırdık. Masaya sırasını bekleyen rakılar geldi bu defa, ayrı bir zaman ayrılmış rakılara, öyle yemekle filan karıştırılmadan.
Rakı, sohbeti ve aklımızı gevşetirken ve hüznümüze henüz dokunmamışken, masalar geriye çekilip kemençe kasetleri çıktı ortaya. Bir horondur tepildi, kan ter içinde kalınıp yeni yudumlara yer açıldı. Biraz daha rakılı sohbetler ve horonlardan sonra artık iyice yorulunca, biraz dinlenip gitme saatidir diye düşündük hep birlikte.
Uyuya kalmış çocuklarla biz kadınlar arka koltukta, adamlar önde geri köyümüze doğru yola çıktık. Çıktık ama yol o kadar güzel, hava öyle serin ki uyku arabayı sarmış, bir İsmail ve ben uyanık kalmışız ve yeni bir sohbet tutturmuşuz, içinde coşturan bir hüzün batıp çıkıyor.
Konuşuyoruz öyle eskilerden, anılardan. Öndeki iki koltuğun arasından görüyorum yolu, zaman zaman bir hayvan kaçıp gidiyor önümüzden. Zifiri karanlık ve sessizlikte yol alırken, biriken ne varsa su yüzüne çıkıyor yavaş yavaş içimde.
Köye yaklaşırken, yükselen o duygu devam etmek istiyor yola, durmak istemiyor hiç, yolun sonuna kadar gitme isteği bastırıyor yavaşça. Sonunda dayanamayıp söyleyiveriyorum bir yol bulmuşum gibi hüznüme, ya şimdi ne güzel olurdu buradan vursak gitsek denize, diye. İsmail de çoğu zaman yaptığı gibi çanak tutup benim bu kaçak yapan aklıma gidelim o zaman deyiveriyor ve sanki biraz daha hızlanıyoruz o dönen yollarda.
Aklım başıma gelip çocuklar var dememe rağmen, köye varınca durmayıp çekip gitmeyi hissederek vurduk kıyıya doğru gecenin serininde. Arada uyanıp gelmedik mi diye soranlara, yalanımız yok şimdi, gelmemişiz ki gittiğimiz yere daha, o yüzden gelmedik dedik, geri uyudular.
Sonunda kıyıya vardık, uyananların şaşkınlığı da sevince döndü görünce denizi. Az bir deniz havasıyla gitmişliğimizi hissettikten sonra benim için bir bilinmeyene daha doğru sürdü İsmail.
Meksila’ya vardık sabahtan önce. Adını tekrar edip durdum, ne güzel bir adı vardı İsmail’in köyünün. Evlerinin kapısını çaldık o geç saatte yaramaz çocuklar gibi, annesi ve babası korkuyla uyandılar ama kısa bir süre sonra gülüşmelerimiz ve özürlerimiz kabul gördü.
Yataklarımıza yattığımızda neredeyse sabahtı, kısa bir süre sonra pencereye çıkmış bana bakarak günaydın diyen bir hindi oldu beni uyandıran. Şahane bir kahvaltıdan sonra gezdik gördük o güzel köyü de, sonra yine denizin kıyısına ve oradan geri köyümüze döndük.
Arada bir yaptığım gitmelerimden en unutulmazlarından biridir bu, şimdi siz rakılı kafayla yapıldı sanabilirsiniz ama çayla yapılan güzel sohbetler sonrası, çekip gitmeyi içimde hissedince yaptığım da çok olmuştur.
Kimi zaman pikniklerimiz de olurdu toplaşıp gittiğimiz. On kilo hamsiyi temizleyip hamsi kuşu yaptığımız piknikler. Ne kadar hamsi alınacağı konuşulurken gitmeden önce, ben de şaka olsun diye on kilo alırız artık demiştim, bilmiyordum ki aslında anca yetermiş.
Kadınlarla kafa kafaya vererek bir halka oluşturup hamsileri temizlerken yaptığımızı sohbetleri ve bacaklarımın yerde otururken uyuştuğunu hatırlıyorum. Yine rakılı sohbetler, deniz havası ve odun ateşinde mis gibi kokan hamsi kuşları. Memleket meseleleri de kaçınılmaz olarak tahta piknik masasına yatırılırdı, rakının bardaktaki yolculuğunun ortalarına doğru.
Mangalda et yenen bir yerden bahsediliyordu hep, bir gün de et yemeye oraya gitmeye karar verdik. Her yolculuğumuzda olduğu gibi her yer kayalıklarla ve yüksek dağlarla kaplıydı, ne kadar çıkarsanız çıkın aynı manzara vardı, sanki bir dağ ülkesinde gibiydik. Yol kenarında bir kulübede durduk önünde tabureler ve küçük bir mangal vardı.
Biz kalabalık değildik öyle, biraz sohbetten sonra bize pişirilecek etler getirildi. Ne kadar et yediğimizi şimdi tam hatırlamıyorum ama çok yendiği kalmış aklımda. Bu kadar eti kim yiyecek diye baştaki şaşkınlığıma karşı, dağın başında eti yersin yediğini bilmezsin erir gider demişlerdi, öyle de oldu yerken hazmediyorduk bir yandan sanki.
Bir yayla yolculuğu yaptık bir keresinde de, sadece yaylaya gidip görmek için. Yine tırmandık dağların yükseklerine doğru, şelalelerden geçtik alabalıkların yukarı doğru yüzdüğü. Olağanüstü bir manzara vardı, öyle yüksekten akıyordu ki su inanamıyorsunuz o balıkların bu yüksekliği geri yüzerek çıktığına. Suyun dibinde durup hayretle izledik akan suyu ve içindeki mücadeleyi.
Yaylaya çıkınca bambaşka bir yere gittim sanki, yine vardı yokuşu inişi ama düzlük daha çoktu. Onca dağın arasından tırmanıp bu yüksek yere, otlağında hayvanları olan bir düzlüğe gelmiştik. Ufuk çizgisini yeniden gördüm orada uzun bir aradan sonra. Renkler de değişikti, daha sarı bir renk kalmış aklımda yayladan.
Kimi evlere girdik çıktık keçiler karşıladı bizi içeride, sütün peynirin kokusu vardı değişik evlerin içinde. Pencereleri küçük evler yapmışlar, biraz loş içeriler. Hayvanlarla birlikte bir yaşam vardı bu evlerde, içerde otururken keçiler sağımızdan solumuzdan atlıyordu. Üşümesinler diye kimi hayvanlar içeride tutuluyordu, zayıf ve güçsüz olanları, anasız kuzular ve oğlaklar insanın korumasından mutlu zıplıyor sevine sevine.
Yaylanın havasıyla, sütüyle, peyniriyle doyup geri döndük yine süzülerek dağların arasından köyümüze. Zaten oralarda nereye gidersen git bir dağda buluyordun kendini. İster aşağıya in ister yukarıya çık, hep dağ her yer.
Vadinin dibindeki bizim köye niye Dağbaşı demişler bilinmez, belki de dağlara giden yolun başı demek istemişlerdi. Sonraları Dağbaşı adını aşağılayıcı bulup bana anlamsız gelen bir isim verdiler bu köye; Çankaya. Oysa Dağbaşı kelimesinin akla getirdiği olumsuz kavramın nedeni dağlar veya dağın başı olması değildi ki.
Asıl adı olan Haruska kim bilir neler anlatıyordu Dağbaşı hakkında ve kim bilir o zamanların Haruska insanlarının nasıl bir yaşamları vardı bu dağ ülkesinde.
Slaytlar yüklenmişse lütfen üzerini tıklayarak izleyin.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder