Dağbaşı 10 – Veda

o küçük ama çok küçük köyün adı bile yokluğunu anlatıyordu - Dağbaşı Köyü

Dağbaşı yaşamının ritmine kendimizi alıştırmış, üzüntüleri ve keyifli anları herkesin yaşadığı gibi yaşıyor, o köyün bir parçası olarak sürdürüyorduk yaşamı.

Çocuklar kendimi daha iyi hissettirdikçe iyileşiyordum, hüzün derinlere süzülüyor mutluluğa daha çok yer veriyordu. Hastalığım bir kez daha tekrar etti ama bu defa çok hafifti, doktora bile gitmedim kendiliğinden geçti birkaç gün içerisinde. Bir şekilde biliyordum artık bir daha olmayacağını, baloncukların sonuncusuydu bu ve gerçekten bir daha da olmadı.

Geriye yeterli cesareti bulup yeniden denemek kalmıştı bebek için. Kısa bir süre sonra bu cesareti buldum ve aklıma hiç kötü bir şey getirmemeye çalışarak yeniden bir bebek umudunun keyfini çıkarmaya çalıştım. Okulda çalışmaya da devam ediyordum, hayatın beni kaç kere daha aynı noktada düşüreceğinden habersiz huzurluydum.

Her yeri kaplayan bin çeşit yeşile rengini veren yağmurlar pek eksik olmazdı Dağbaşı’nda, her mevsim yağardı ama baharda daha çok yağardı, hemen her gün yağmur olurdu.  İşte yine yağmurlu bir Nisan günü Çernobil’de nükleer santralin patlama haberiyle biz de sarsıldık orada. Çok yakındık nükleer sızıntılara, endişeleniyordum çünkü daha ilk üç ayındaydım hamileliğimin. İyice örtünüyordum yağmurlar bana değmesin diye, şemsiye de kullanıyordum ama korkmamak mümkün değildi.

Yediğim içtiğim şeylere de dikkat ediyordum elimden geldiğince, ne var ki tehlikenin boyutları ciddiydi. Yapabileceğim çok da fazla bir şey yoktu aslında o noktada, sadece olumlu düşünmeye çalışıyordum.

Bu şekilde hamileliğim sorunsuz devam etti ve artık hazırlıklara başlamıştım, 6.5 aylık olmuştu bebeğim. Bir gece televizyonda eski bir film izliyordum. Çok duygulanmıştım filmi izlerken kendimi iyice kaptırmıştım, o ara karnımda büyük bir hareket oldu, çırpınma gibiydi sanki hemen kendime geldim o anda ve filmin etkisinden kurtuldum, sakinleştim ama endişelenmeye başlamıştım bu defa da.

Ertesi gün bebeğim hiç kımıldamadı, endişem giderek artıyor dillendiremiyordum. Fatma ebe duymaya çalıştı kalp seslerini ama duyamadık bir türlü. O akşamüzeri daha fazla beklemeden doktora gittik kontrol için. Doktorun yüzü daha elini karnıma koyar koymaz asıldı. Bebeğin kalp sesini orada da duyamadık ve doktor duymak istemediğim şeyi söyledi.

Oradan çıktık, arabaya bindik hiç konuşmadan oturduk öylece. İnanamamak bir yandan, ne olduğunu anlayamamak diğer yandan üzüntüm bile üzüntü gibi değildi, hala hissetmeye çalışıyordum bebeğimi.

Acilen Ankara’ya gittik yine. Çok ama çok zor, yine bir sürü yanlışın yapıldığı işkence gibi bir müdahaleyle bebeğim ölü olarak doğdu. İkinci oğlumu da kaybetmiştim. Sebebini bilmiyorlardı ama bebeğin yeterince beslenemediğini söylediler, nedeni de araştırılmadı zaten, bazen olur böyle gibi sözlerle geçiştirildi. O gün kararımı verdim, bu sebep bulunmadan bir daha asla denemeyecektim, belki de bir daha hiç denemek istemiyordum.

Bu kayıptan sonra kendimi toparlamam epey zaman aldı. Bir süre Ankara’da annemlerde, bir süre İstanbul’da kaldım. Acının bende yaptığı değişikliğe alışmak çok zordu. Nasıl baş edeceğimi bilemediğim bir şeyle uğraşıyordum, yenmeye çalışıyordum kendimce. Bir süre sonra kendimi geri gidebilecek gibi hissettiğimde yeniden Dağbaşı köyüne döndüm.

Köye döndüğümde güzel bir haber vardı sevineceğim, komutanın eşi bebek bekliyordu. Birbirimizin sevinçlerini ve acılarını yanana yaşıyorduk dostlarla. Elbette hüzün içeride bir yerde hep bekliyor, yıllar geçse de izleri silinmiyor yaşananların ama hayata yeniden bağlanmama da engel olamıyordu, her zaman bir şeyler çıkıp beni bağlıyordu hayata sıkı sıkı.

Pencereme gelip beni dere kenarına götüren kadınlar, okula girerken beni görünce sevinerek yanıma koşup sarılan çocuklar, Şengül, Engin, Adnan ve Çığıl’ın her gün verdikleri sevgi ve sıcaklık, doğanın bin çeşit yeşili, görmeyi öğrendiğim dağ çiçekleri, dost sofralarında yapılan rakılı sohbetler, onların sıcak destekleri, çok bunalınca çekip gidebildiğimi hissettiren dostlar, yaylada gördüğüm zıplayan keçilerin neşesi, köyün sade ve içten yaşamı, uçsuz bucaksız dağlar beni yeniden yaşama bağlıyordu usulca.

Mecburi hizmet iki yıldı ama ben kendimi hiç mecbur hissetmedim o köyde kaldığımız süre boyunca. Kurduğumuz düzen de geçici değildi, dostluklarımız da kalıcı oldu, iki senenin sonunda bitmeyen sağlam dostluklar kurduk.

Belki gençliğimin en verimli iki yılında, çalışma hayatımın başında emekliliğe benzer bir yaşamla başlamıştım ama bu iki senede hiç hesapta olmayan bir işte çalışarak bilmediğim bir yüzünü görmüştüm hayatın. Yaşamının dinamiği, insanları, doğası ve hatta çocukları geldiğim yerden çok farklı bir yerde bambaşka bir kapısından girip tanımıştım ülkenin kuzeyini. Onca insanın, memleketin çok farklı yerlerinde yaşadığı bu türden bir deneyimi, kitaplardan okumanın yanında bir de kendim yaşamıştım.

Bu sade ve doğal yaşamdan çıkıp İstanbul’a geri döndüğümde bazı şeyler daha da batmaya başlamıştı gözüme, değerlerim değişmişti fark etmeden. Bu değişim bizde bir çeşit yabancılık duygusu oluşturdu, eskisi gibi uyuşamıyorduk dinlenen müzikle, dert edilen şeylerle, insanların birbirine davranışlarıyla, bakkala çarşıya gittiğimizde karşılaştığımız kabalıklarla.

Öyle bir zamanda girmişti ki hayatımıza o köy, etkilerini geri döndüğümüzde başladığımız çalışma yaşamımızın daha başındayken gösterdi. Kendimizi, kendi toprağımızda göçmen gibi hissettiğimiz bir döneme girmiştik çok da farkında olmadan. Bir zaman sonra artık dayanamaz gibi olduğumuzda, yeniden akışına girdiğimiz ve eskisi gibi algılayamadığımız yaşamı anlatmak için kurduğumuz bir cümle olacaktı bu. Oysa köye ilk gittiğimde böyle yabancı hissetmemiştim kendimi, zaten var olan, bana yakın olan şeyleri ortaya çıkarmıştı o köy.

Hep orada yaşayacakmışım gibi yaşadığım Dağbaşı’nda kalma süremizin sonuna geliyorduk yavaş yavaş. Ayrılığın tedirgin edici kopma duygusunu yenmeye çalışıyordum bir yandan. Çocuklarla ve dostlarla bağımızı koparmamanın yollarını arıyordum. Önümüzde her şeye yeniden başlayacağımız bir dönem vardı, nereye gideceğimizin, nerede yerleşeceğimizin planları da oluşuyordu kafamda yavaş yavaş.

Ayrılmamıza yakın komutanın bir kızı oldu, sevinçle karşıladık yeni bebeğimizi. Burada geçici olarak bulunanların arasında ilk biz olduk köyden giden, adresler telefonlar veriliyordu karşılıklı, zamana ve uzaklığa yenik düşmesin istiyorduk bu yakınlık. Sözler verdik çocuklarla birbirimizi unutmayacağımıza, mektuplaşacağımıza dair.

Fotoğraflar çekildik birlikte saklamak için, sözler aldım çocuklardan yollarına devam etmeleri ve vaz geçmemeleri için. Son yemeklerimizi yedik birlikte tüm dostlarla ayrı ayrı, giden olmanın hüznünün ve heyecanının nasıl bir şey olduğunu bir kez daha yaşadım onlarla.

Eşyaları toplamaya başladık yavaş yavaş, kitaplardan, ufak tefek şeylerden başladık. Evin içi boşaldıkça eve bağlılığım daha bir artıyordu yine. Evlerden ayrılmak hep çok zor gelir, bir eşyayı yerinden kaldırıp anılarıyla birlikte kutulamaya dönüşür. Evi koyamazsın kutuya, eşyaların yeni evlerinde, yerlerinde yeni anılar biriktireceğini bilsen de aklında o eski yerini tutmaya çalışırsın. Pencereleri ve dağ manzarasını ise hiçbir kutuya koyamazsın.

Birkaç gün içinde eşyalar tamamen toplandı ve bir kamyona dolduruldu son gün. O geceyi İsmail ve Bahar'ın evinde uzun bir masanın etrafında dostlarla geçirdik. Hiç uyumadan sohbetimiz, hüznümüz ve kahkahalarımız sabaha kadar sürdü.

Sabah ayrılma zamanı geldiğinde hala gülmelerimiz ve gözyaşlarımız birbirini takip ediyordu. Anılar aklımızda yine geldiğimiz gibi Karadere’nin kıyısından yeşilin her tonuyla kaplanmış dağların arasından geçip, önce ilçeye sonra Trabzon’a ve yeni yaşamın başlayacağı İstanbul’a yola çıktık. Geriye doğru sarıldı zaman sanki süzülüp kalanların bizde yaptığı değişikliklerle, izlerle.


- Bitti -

2 yorum:

  1. Keyifle okudum...Hüzünle doldum.Kalemine sağlık...

    YanıtlaSil
  2. Güzel bir hikaye okuyup, hikayede bahsi geçen yere gitmek istediğiniz oldu mu?

    YanıtlaSil