o küçük ama çok küçük köyün adı bile yokluğunu anlatıyordu - Dağbaşı Köyü
Dağbaşı yaşamının ritmine kendimizi alıştırmış, üzüntüleri ve keyifli
anları herkesin yaşadığı gibi yaşıyor, o köyün bir parçası olarak sürdürüyorduk
yaşamı.
Çocuklar kendimi daha iyi hissettirdikçe iyileşiyordum, hüzün derinlere süzülüyor
mutluluğa daha çok yer veriyordu. Hastalığım bir kez daha tekrar etti ama bu
defa çok hafifti, doktora bile gitmedim kendiliğinden geçti birkaç gün
içerisinde. Bir şekilde biliyordum artık bir daha olmayacağını, baloncukların
sonuncusuydu bu ve gerçekten bir daha da olmadı.
Geriye yeterli cesareti bulup yeniden denemek kalmıştı bebek için. Kısa bir
süre sonra bu cesareti buldum ve aklıma hiç kötü bir şey getirmemeye çalışarak yeniden
bir bebek umudunun keyfini çıkarmaya çalıştım. Okulda çalışmaya da devam
ediyordum, hayatın beni kaç kere daha aynı noktada düşüreceğinden habersiz huzurluydum.
Her yeri kaplayan bin çeşit yeşile rengini veren yağmurlar pek eksik olmazdı Dağbaşı’nda, her mevsim yağardı ama baharda daha çok yağardı, hemen her gün
yağmur olurdu. İşte yine yağmurlu bir
Nisan günü Çernobil’de nükleer santralin patlama haberiyle biz de sarsıldık
orada. Çok yakındık nükleer sızıntılara, endişeleniyordum çünkü daha ilk üç
ayındaydım hamileliğimin. İyice örtünüyordum yağmurlar bana değmesin diye,
şemsiye de kullanıyordum ama korkmamak mümkün değildi.
Yediğim içtiğim şeylere de dikkat ediyordum elimden geldiğince, ne var ki tehlikenin boyutları
ciddiydi. Yapabileceğim çok da fazla bir şey yoktu aslında o noktada, sadece
olumlu düşünmeye çalışıyordum.
Bu şekilde hamileliğim sorunsuz devam etti ve artık hazırlıklara
başlamıştım, 6.5 aylık olmuştu bebeğim. Bir gece televizyonda eski bir film
izliyordum. Çok duygulanmıştım filmi izlerken kendimi iyice kaptırmıştım, o ara
karnımda büyük bir hareket oldu, çırpınma gibiydi sanki hemen kendime geldim o
anda ve filmin etkisinden kurtuldum, sakinleştim ama endişelenmeye başlamıştım
bu defa da.
Ertesi gün bebeğim hiç kımıldamadı, endişem giderek artıyor
dillendiremiyordum. Fatma ebe duymaya çalıştı kalp seslerini ama duyamadık bir
türlü. O akşamüzeri daha fazla beklemeden doktora gittik kontrol için. Doktorun
yüzü daha elini karnıma koyar koymaz asıldı. Bebeğin kalp sesini orada da
duyamadık ve doktor duymak istemediğim şeyi söyledi.
Oradan çıktık, arabaya bindik hiç konuşmadan oturduk öylece. İnanamamak bir
yandan, ne olduğunu anlayamamak diğer yandan üzüntüm bile üzüntü gibi değildi,
hala hissetmeye çalışıyordum bebeğimi.
Acilen Ankara’ya gittik yine. Çok ama çok zor, yine bir sürü
yanlışın yapıldığı işkence gibi bir müdahaleyle bebeğim ölü olarak doğdu. İkinci oğlumu da
kaybetmiştim. Sebebini bilmiyorlardı ama bebeğin yeterince beslenemediğini
söylediler, nedeni de araştırılmadı zaten, bazen olur böyle gibi sözlerle
geçiştirildi. O gün kararımı verdim, bu sebep bulunmadan bir daha asla
denemeyecektim, belki de bir daha hiç denemek istemiyordum.
Bu kayıptan sonra kendimi toparlamam epey zaman aldı. Bir süre Ankara’da
annemlerde, bir süre İstanbul’da kaldım. Acının bende yaptığı değişikliğe
alışmak çok zordu. Nasıl baş edeceğimi bilemediğim bir şeyle uğraşıyordum,
yenmeye çalışıyordum kendimce. Bir süre sonra kendimi geri gidebilecek gibi
hissettiğimde yeniden Dağbaşı köyüne döndüm.
Köye döndüğümde güzel bir haber vardı sevineceğim, komutanın eşi bebek
bekliyordu. Birbirimizin sevinçlerini ve acılarını yanana yaşıyorduk dostlarla.
Elbette hüzün içeride bir yerde hep bekliyor, yıllar geçse de izleri silinmiyor
yaşananların ama hayata yeniden bağlanmama da engel olamıyordu, her zaman bir
şeyler çıkıp beni bağlıyordu hayata sıkı sıkı.
Pencereme gelip beni dere kenarına götüren kadınlar, okula girerken beni
görünce sevinerek yanıma koşup sarılan çocuklar, Şengül, Engin, Adnan ve
Çığıl’ın her gün verdikleri sevgi ve sıcaklık, doğanın bin çeşit yeşili, görmeyi
öğrendiğim dağ çiçekleri, dost sofralarında yapılan rakılı sohbetler, onların sıcak destekleri, çok bunalınca çekip gidebildiğimi hissettiren dostlar,
yaylada gördüğüm zıplayan keçilerin neşesi, köyün sade ve içten yaşamı, uçsuz
bucaksız dağlar beni yeniden yaşama bağlıyordu usulca.
Mecburi hizmet iki yıldı ama ben kendimi hiç mecbur hissetmedim o köyde
kaldığımız süre boyunca. Kurduğumuz düzen de geçici değildi, dostluklarımız da
kalıcı oldu, iki senenin sonunda bitmeyen sağlam dostluklar kurduk.
Belki gençliğimin en verimli iki yılında, çalışma hayatımın başında
emekliliğe benzer bir yaşamla başlamıştım ama bu iki senede hiç hesapta olmayan
bir işte çalışarak bilmediğim bir yüzünü görmüştüm hayatın. Yaşamının
dinamiği, insanları, doğası ve hatta çocukları geldiğim yerden çok farklı bir
yerde bambaşka bir kapısından girip tanımıştım ülkenin kuzeyini. Onca
insanın, memleketin çok farklı yerlerinde yaşadığı bu türden bir deneyimi,
kitaplardan okumanın yanında bir de kendim yaşamıştım.
Bu sade ve doğal yaşamdan çıkıp İstanbul’a geri döndüğümde bazı şeyler
daha da batmaya başlamıştı gözüme, değerlerim değişmişti fark etmeden.
Bu değişim bizde bir çeşit yabancılık duygusu oluşturdu, eskisi gibi
uyuşamıyorduk dinlenen müzikle, dert edilen şeylerle, insanların birbirine
davranışlarıyla, bakkala çarşıya gittiğimizde karşılaştığımız kabalıklarla.
Öyle bir zamanda girmişti ki hayatımıza o köy, etkilerini geri döndüğümüzde
başladığımız çalışma yaşamımızın daha başındayken gösterdi. Kendimizi, kendi toprağımızda
göçmen gibi hissettiğimiz bir döneme girmiştik çok da farkında olmadan. Bir
zaman sonra artık dayanamaz gibi olduğumuzda, yeniden akışına girdiğimiz ve eskisi
gibi algılayamadığımız yaşamı anlatmak için kurduğumuz bir cümle olacaktı bu. Oysa
köye ilk gittiğimde böyle yabancı hissetmemiştim kendimi, zaten var olan, bana
yakın olan şeyleri ortaya çıkarmıştı o köy.
Hep orada yaşayacakmışım gibi yaşadığım Dağbaşı’nda kalma süremizin sonuna
geliyorduk yavaş yavaş. Ayrılığın tedirgin edici kopma duygusunu yenmeye
çalışıyordum bir yandan. Çocuklarla ve dostlarla bağımızı koparmamanın
yollarını arıyordum. Önümüzde her şeye yeniden başlayacağımız bir dönem vardı, nereye
gideceğimizin, nerede yerleşeceğimizin planları da oluşuyordu kafamda yavaş
yavaş.
Ayrılmamıza yakın komutanın bir kızı oldu, sevinçle karşıladık yeni
bebeğimizi. Burada geçici olarak bulunanların arasında ilk biz olduk köyden
giden, adresler telefonlar veriliyordu karşılıklı, zamana ve uzaklığa yenik düşmesin
istiyorduk bu yakınlık. Sözler verdik çocuklarla birbirimizi unutmayacağımıza,
mektuplaşacağımıza dair.
Fotoğraflar çekildik birlikte saklamak için, sözler aldım çocuklardan
yollarına devam etmeleri ve vaz geçmemeleri için. Son yemeklerimizi yedik birlikte
tüm dostlarla ayrı ayrı, giden olmanın hüznünün ve heyecanının nasıl bir şey
olduğunu bir kez daha yaşadım onlarla.
Eşyaları toplamaya başladık yavaş yavaş, kitaplardan, ufak tefek şeylerden
başladık. Evin içi boşaldıkça eve bağlılığım daha bir artıyordu yine. Evlerden
ayrılmak hep çok zor gelir, bir eşyayı yerinden kaldırıp anılarıyla birlikte
kutulamaya dönüşür. Evi koyamazsın kutuya, eşyaların yeni evlerinde, yerlerinde
yeni anılar biriktireceğini bilsen de aklında o eski yerini tutmaya çalışırsın.
Pencereleri ve dağ manzarasını ise hiçbir kutuya koyamazsın.
Birkaç gün içinde eşyalar tamamen toplandı ve bir kamyona dolduruldu son
gün. O geceyi İsmail ve Bahar'ın evinde uzun bir masanın etrafında dostlarla
geçirdik. Hiç uyumadan sohbetimiz, hüznümüz ve kahkahalarımız sabaha kadar
sürdü.
Sabah ayrılma zamanı geldiğinde hala gülmelerimiz ve gözyaşlarımız
birbirini takip ediyordu. Anılar aklımızda yine geldiğimiz gibi Karadere’nin
kıyısından yeşilin her tonuyla kaplanmış dağların arasından geçip, önce ilçeye
sonra Trabzon’a ve yeni yaşamın başlayacağı İstanbul’a yola çıktık. Geriye
doğru sarıldı zaman sanki süzülüp kalanların bizde yaptığı değişikliklerle,
izlerle.
- Bitti -
Keyifle okudum...Hüzünle doldum.Kalemine sağlık...
YanıtlaSilGüzel bir hikaye okuyup, hikayede bahsi geçen yere gitmek istediğiniz oldu mu?
YanıtlaSil